SALAK değil O!

13 Nov

Dünyanın en güzel gözlü hayvanı derler ona. Öyle bir bakar ki tüm sıkıntılarınızı unutursunuz. Başka hiçbir insanın ifadesi benzer duygular yaşatmıyor dahi olabilir bazen. Vicdanı titreten garip bir etkileşimi vardır eşeğin bakışlarının. Hele bir de adı “Kadife” konmuşsa eşeğin, o zaman bir kat daha artar sanki sevimliliği. Üzerine bir tutam da masumiyet eklenir böylece. O zaman “yeme de yanında yat” denir ya, işte öyle bir hal alır eşeğin arkadaşlığı. Karşısında durup da o kocaman, anlamlı gözlere bakarken iç dökmemek imkânsızlaşır.

Salako’nun (Kemal Sunal) eşeğiyle olan karşılıklı konuşmalarına şahit olduğum filmde, keşke benim de bir “Kadife”m olsa demekten bir türlü alamadım kendimi. Sonra uzun uzadıya düşündüm ne kadar yalnız olduğumu, olduğumuzu. Salako’nun insanlık için küçük ama kendi dünyası için büyük sorunlarıyla başa çıkma yöntemlerini gördükçe haset duydum. Kadife’nin sessiz bir bakışının, Salako’nun hayatî kararlarındaki etkisini gördükçe ise yalınlıktan ve dinginlikten ne kadar da uzak hayatlar yaşadığımızı fark ettim. Bir Kadife’m olsa dedim o zaman işte. Acaba her şey yine aynı yoğunlukta dert eder miydim kendime?

Dünya üzerindeki insanların git gide yalnızlaştığını ortaya döken birçok araştırma var. Özellikle ekonomik anlamda ayakta durma çabası, yerleşik bir hayat oturtma yaşını durmaksızın öteliyor. Gelişmiş ülkelerde birbiri ardına yalnız yaşamı kolaylaştıran küçük “hayat paket”lerinin geliştirilmesi de bir tesadüf değil. Kitle iletişim araçları, spor merkezleri, sosyal paylaşım ağları, cep telefonları, küçük metre karelerde yaşamaya zorlanan evcilleştirilmiş vahşî hayvanlar, hepsi de bu koşturmanın içerisinde yalnızlığı gidermenin bazı popüler yöntemleri.

Neden bu kadar yalnız kaldık? Doğrusunu söylemek gerekirse benim tercihim bu olmadı hiçbir zaman. O bir çift masum gözün gereksinimini her zaman duydum. Kablolar aracılığıyla yürütülen arkadaşlıklar nedense hiç samimî gelmedi. Deri koltuk üzerine oturmuş, gergin bir ortamda, daha önce görmediğim birine dertlerimi anlatmak yerine, mis gibi sabun kokulu evimde, sıcacık bir çay eşliğinde, çocukluğuma tanıklık etmiş, birlikte büyüdüğüm arkadaşlarımla konuşmak daha cazip geldi bana.

Ama bu sıcaklığı bulamıyoruz artık öyle değil mi? Çok yoğun bir iş hayatımız var. Kariyer edinmek, statü yükseltmek amacıyla yeni insanlarla tanışmayı yeğliyor birçok insan, eskileri unutmak pahasına. Vefasızlığın günümüzdeki gerekçesi bu: Zamansızlık! Tembelliğin ya da ihmalkârlığın arkasına sığınılan koskoca bir yalan: Zamansızlık! Mektup kâğıtlarının kokusunu unuttuk. Hatta telefonda özlenen bir dostun sesini duymanın keyfini dahi unuttuk. Bilgisayarımızın yanında duran telefona elimiz gitmiyor da, ekranda açtığımız bir pencere içerisine döşüyoruz tüm dileklerimizi. Cep telefonlarının sağır ve dilsizler için geliştirmiş olduğu SMS teknolojisi, günümüzün vazgeçilmez iletişim aracı haline geldi. Sağır ve dilsiz mi olmaya başladık? Veyahut çevremize karşı sağır ve dilsiz olmayı mı yeğliyoruz?

Gözlerimiz kapalı yaşıyor, gazete okurken parmaklarımızın mürekkep kiri olmasına bile tahammül edemiyoruz. Penceremizin önüne, sabahları uyanır uyanmaz karşılaştığımızda bizi mutlu edecek bir çiçek dikmek yerine, Facebook’ta iki boyutlu tarlalar yaratmayı tercih ediyoruz. Sanal hediyeler gönderiyor, sanal arkadaşlıklar kuruyoruz. Yalan bir dünyanın peşine takılıp, asıl gerçekliklerden giderek uzaklaşıyoruz. Öyle ki, posta kutumuzu yalnızca pizzacı reklâmları ya da faturalar ziyaret eder oldu. Heyecanla posta kutusuna giden eller artık yok. Paylaşımlarımız azaldı, köreldi. Gerçek arkadaşlıklar nostaljik oldu. Beş duyumuza hitap eden yaşantılara özlem duymak ise geri kafalılık ya da saflık olarak değerlendiriliyor artık.

Peki ya bu teknolojiler yokken? Bunlar yokken işte Kadife’ler varmış demek ki hayatımızda. Bize nefes alıyor olduğumuzu hatırlatan bir çift güzel göz başka deyişle. İyi kötü her şeyi paylaştığımız bir çift göz. Sıkıntılarımızı gidermese de, ağzı olup dili olmasa da, yalnızca bakışıyla yanımızda olduğunu hissettirse de içimizi ferahlatan bir çift göz.

İnsanoğlu yalnızlaşıyor. İnsanoğlu, ilişkilerinde soğuklaşıyor. İnsanoğlu, hayata karşı samimiyetsizleşiyor. İnsanoğlunun başını gelecek kaygısı sarmış, gözlerini para bürümüş. İnsanoğlu, anlamsız bir koşturmanın içinde insanlığını unutuyor. İnsanoğlu, kendine değer vermeyi egoizmle karıştırıyor. İnsanoğlu, büyük aile sofralarından, fast food yemeklere doğru kayarken, içindeki insaniyetin yok olmaya yüz tuttuğunun farkına varmıyor.

Ben insan değilim öyleyse. Geri kafalıyım ben. Hala posta kutuma düşen bir kart potsalı elime aldığımda ilk yaptığım onu koklamak oluyor. Sanki geldiği yerin kokusunu alabilecekmişim gibi. Gelenekçiyim ben. Bilgisayar ekranı aracılığıyla üzüntümü belirtmek yerine, birinin omzunda ağlamanın, kucaklaşmanın tadını başka hiçbir yerde bulamıyorum. Safım ben. Bir çift “Kadife” göz gördüğümde vicdanî duygularıma engel olamıyorum. Ne yapalım? Belki bir gün kader bizler gibilerin de önündeki yolları tesadüfen açar ve inandığımız insanî duyguları kaybetmeden değer görmenin dayanılmaz hafifliğini keyifle yaşarız.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: