Beyaz… Aşktır, ölümdür, masumiyettir, gölgesizdir…

10 Nov

Beyaz… Masumiyet, saflık, temizlik, insanlık, huzur, cennet, dinginlik, iyilik, güzellik hislerini uyandırır insanda. Tertemizdir beyaz, apaçıktır. Işık her zaman beyazdır. Aydınlığı uyandırır zihinlerde. İçimizi rahatlatır beyaz. Hastaneler beyazdır. Temizlik ve ferahlığı yansıtırlar. Gelinler beyaz giyinir, en masum olduklarını ilân ederler. Kutsaldır bir bakıma beyaz. Kefen beyazdır. Kameri ayların on üçüncü, on dördüncü ve on beşinci geceleri beyazdır. Çünkü büyük bir dolunay vardır o sırada dünyamızı aydınlatan. Dostoyevski’nin St. Petersburg geceleri beyazdır. Batıp batmamak, doğup doğmamak arasında muallâkta kalan güneşin yarattığı hissiyattır beyaz. Beyaz gömlek giyildiğinde, kıyafete gösterilen özen ortaya çıkar. Asildir, hiç kararmayan bir olumluluktur beyaz. Gölgesi yoktur. En cesaretsiz anlarda, yüze doğrudan tutulmuş namlulara doğru sallanan bayrağın rengidir. Tek başına barış çağrısı yapabilecek kadar kudretlidir. Yoğun olduğunda gözleri kamaştırır. Kar beyazdır. Ruhu arındırır. Fazlası sarhoşluğu getirir beraberinde. Bütün renkleri içinde taşımasına rağmen aslında hiçbiridir beyaz.

photo by Katherine Du Tiel 2010

Oysa en çabuk kirlenen renkler sıralamasında birinci sırayı almıştır Özdemir Asaf’tan. Üzerine gölge düştüğünde hemen griye çalar. Hayatta bile sağlıklı yaşam adına kaçınılması gereken üç şey vardır ve onlar beyazdır. Uyuşturucunun koda adı beyazdır. José Saramago’ya göre körlük beyazdır. Çoğu zaman siyahtan bile daha korkutucu bir hal alır. Saçlarda artan beyazlar yaşamın sonuna doğru hızla atılan adımları hatırlatır. Ölümün rengidir beyaz. Korkuyla duracak gibi olan kalbin insan yüzüne yansıttığı renktir. İşte bu nedenlerle en riyakâr renktir. Kişinin bir şeye aldanması, dolandırılmaya müsait olması için gerekli her türlü zemini hazırlar. En zayıf anımızdır beyaz…

Aşk da beyazdır. Dünyanın en temiz duygusudur. Sesimiz yumuşar âşık olduğumuzda. Bağırmak yerine fısıldamak isteriz. Hareketlerimiz ağırlaşır. Beyaz bir dinginlik çöker vücudumuza. Her şey beyaz görünür âşık insana. Her şey iyi gelir. Hayat güzeldir, insanlar mutludur, sevmek ve sevilmek gibisi asla yoktur. İnsanın dünyadaki varlığından en fazla gurur duyduğu zamanlar sevgiyle yoğunlaştığı zamanlardır. Aşk öyle saf bir duygudur ki tıpkı beyaz gibi fazla hissedildiği zaman körlük yaratır. Olmadık tepkilerin verilmesine yol açar. Gençleştirir; hatta o kadar küçültür ki insanın içindeki çocuğun ona hükmetmesine sebep olur. Bildiklerimizi unutur, “asla” dediğimiz her şeyi fazlasıyla yaptırır. Oluru, olmazı yoktur. Boyun yetmeyeceği sularda yüzdürüp, fakir bir adamı zengin ve ihtişamlı hayatı olan bir kıza bile âşık edebilir. Bir koku, bir şarkı, bir mısra gözlerin dolmasına yeter. Her şey eskisinden farklıdır. Çoğu insanın zannettiği gibi güzel bir şey değildir bu anlamda. İnsanın kendinden uzaklaşması ve bir hayal âleminde yaşadığının farkında olması acıtır içini. Çünkü tıpkı beyaz renk gibi çok çabuk kirlenir aşk.

Şaşkın Damat’ta anlatılan belki klâsik bir zengin kız fakir oğlan edebiyatıdır, ama bambaşka bir duyguyla sarar izleyeni. Aktarılan komedi öylesine dramatiktir ki yüzümüzdeki mimiklerin anî değişimleriyle aynı Apti (Kemal Sunal) gibi şaşırır kalırız. Apti’nin umutsuz aşkına üzülmek, Serpil’in (Meral Zeren) yalancılığını yadırgamak, Kadir’in (Bülent Kayabaş) sahtekârlığına sinirlenmek arasında gider gelir duygularımız. Sonuç olarak kazananın ise hiçbir önemi yok benim gözümde. Asıl önüne geçemediğim duygu şudur çünkü: aşk nasıl bu kadar saf bir duygudur ki koskoca yaşında bir insanı tekrar okula gönderip orada mutlu edebilmeyi başarır?

Aşkta sahtekârlığa, pişmanlığa, dolandırıcılığa, inkâra, yalana, egoya, bencilliğe, aceleciliğe yer olmadığını bir daha görmek mutlu etti beni. Yıllar sonra olsa dahi, tekrar aynı duyguya sahip olmak için içimde bir umut belirdi. Üzülmedim Apti’nin durumuna, belki özendim yalnızca. Ne vardı ki şimdi ben de biri uğruna tekrar ilkokula dönsem ve arkadaşlarımla ip atlayıp top oynasam diye düşündüm. Günlük hayatın akışında, yanından geçerken dönüp bakmadığım ufacık mutlulukları tekrar hatırladım. Dünyanın gözden kolayca kaçmayı başarabilen beyazlıklarını yeniden fark ettim. Ne kadar kolay kirletiyoruz o beyazlıkları!

Para, statü, şan, şöhret, görkemli hayatlar uğruna gerçek duygularımızdan lezzet almayı unutur hale geliyoruz. Çocukken farkına varmadığımız, ilerleyen zamanla ise mumla aradığımız hislerin yanından teğet geçiyoruz. Kıymet bilmeden yaşıyoruz. Saf ve yalın olan her şey nedense kolayca gözümüzün önünden kayıp geçiyor. Öfkelenmek için yer arar gibi, gerçek olmayan zevklerin peşinden hırsla koşuyor, önümüze çıkan yalan engellere sinirleniyoruz. Peki ya neden?

İşte önünde duruyor. Her gün senin üzerine bir parça daha kıyafet alabilmek, yediğin yemeklere bir iştah açıcı öğün daha katabilmek için para peşinde koşarken, elinde bahçe makasıyla karşına çıkan adam hep orada. Neden onu görmüyorsun? Yalnızca hin fikirleri ve birkaç kulağa hoş gelen cümlesiyle seni baştan çıkarttığını zannettiğin ahlâksızın kuyruğundan ayrılmamak niye? Basit hazlarının uğruna kendinden ödün verdiğinin farkında değil misin? Oysa bir bak çevrene. Orada masum, saf bir adam, elinde minik bir “Pembe Panter”le bekliyor olabilir mi? Her ne kadar onu aşağılasan, küçümsesen de yalnızca bir anlık durup düşün. Ondan başka kim sana hep ihtiyacın olan, özlemle aradığın çocukluğunu verebilir ki? Hiç kimse… Çünkü yalnızca onun aşkı beyaz. Seninse sahip olmak adına canını bile verebileceğin gerçek dışı, dayanıksız arzuların yalnızca bir tanesi bile onu karartmaya yetiyor.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: