İnsan, kendini öldürmemek için icat etmiştir Tanrı’yı!

8 Nov

İnanç ne garip şey! En güçlü olduğunu zannedeni dahi mum gibi diken, her türlü maddî ve manevî yeterliliğe sahip birinin istediğine kavuşmasını engelleyebilen anlaşılmaz bir baskı sanki. 1979 yapımı, Kemal Sunal’ın başrolünü üstlendiği “Şark Bülbülü” filmini izlerken takıldığım temel nokta bu oldu. Ne şöhret, ne aşk, ne başlık parası, ne de dönemin İstanbul’uyla doğusu arasındaki fark… Tüm bu sosyal sorunların haricinde, bariz bir şekilde inancın gücüydü beni etkileyen. Bir kadının güzel bacaklarına dayanamayarak onu elde etmek isteyen, köyü bile satın almış bir ağanın, yalnızca bir kitabın üzerine konulan bir el ve beraberinde söylenen sözlerle etkisiz bırakılabiliyor olmasını hayretle karşıladım. Üstelik kendini Tanrı’nın sözcüsü olarak addederek onu etkisiz bırakan kişiye yapılacak iki koyun masirefiyle, Tanrı katında aklanmak da mümkün olabilirken. İnanç ne garip şey!

Neden bilmediğimize, tanımadığımıza, görmediğimize inanmak daha kolay geliyor? Öngöremediğimiz her şeyi farazî bir inançla çözümlemek işimize geliyor çünkü. Düşünmenin daha zahmetli olduğu her durumda bir “olmayan”a dayanıyor insan. Araştırmaktan korkuyor, irdelemekten çekiniyor. Deneyip yanılarak öğrenmekten kaçarak daha basit yolu seçiyor. Yalnızca körü körüne bağlanıyor. Aslında bilinmeyene sığınarak kendi bilmediklerini gizliyor insanoğlu.

İnancı sadece din temeline oturtmak da yanlış olur. İnsanın kendine, bir başkasına, ağaca, çiçeğe, böceğe, bir duyguya saplantılı halde bağlanıyor olması da yeterince güçlü bir inanç delili. Bir teslimiyet ihtiyacı olarak da görmek mümkün. Karakterini oturtacak bir yer bulamayan herkesin tutunduğu bir dal belki de. Güven duygusu yaratan ama gerçekliği olmayan bir olgu. Öyle gerçek dışı ki, sorgulanmadan kabul ediliyor çoğu zaman. Şaşkınlıkla tekrarlıyorum… Bir köy ağası, dile kolay. Elde edemeyeceği hiçbir şey yok. Daha bir süre önce köyün tamamını satın almış İstanbul’a göç etmeye karar veren diğer köy ağasından. Bir kızı beğeniyor. Kızın beşik kertmesi olan marabadan (Kemal Sunal) izin alıyor. Neden? Marabanın da sahibi o değil mi? Hayır. Onun rızası gerekiyor. Yanlış anlaşılmasın. Sistemin doğruluğunu kabul etmiyorum. Parayla insan ve hayat satın almak nerede görülmüş! Fakat madem koşullar böyle, öyleyse neden ağa aynı gücü o maraba üzerinde de kullanamıyor? Cevap ise yalnızca inanç… Elinin, kolunun, bacağının ya da herhangi bir uzvunun çarpılacağına, öteki dünyada rahat edemeyeceğine ve hatta öteki dünya diye bir yerin var olduğuna dair bir inanış nedeniyle, ağanın bütün yetkilerinin anîden kayboluvermesine şahit oluyoruz. Sorgusuz, sualsiz…

Dedim ya, inancı yalnızca dini temellere dayandırmak doğru olmaz. Teslimiyet her neye olursa olsun tehlikelidir. Hem teslim olan hem de teslim olunan için. Karşılıklı olarak bir üstünlük – eziklik ilişkisini içerir. Üstün olan aldatmaya, ezilense aldanmaya mahkûmdur. Bilinmeyen ve öğrenmek için üzerinde fikir yürütülmeyen her şey beraberinde korku getirir. Korku basiret bağlanmasını, basiret bağlanmasıysa koşulsuz bir teslimiyeti. Hiçbir şeye inanmıyor olduğunu göğsü kabararak ilân eden biri dahi inançsızlığa karşı olan inancıyla duyduğu gururu istemsizce ortaya koyar. Ne var ki aldandığının farkında d

eğildir. O kişinin, o güne kadar ona öğretilenlerle yetindiğini anlamak, kendini geliştirmeyi başarmış, duygusal zekâsı yüksek herhangi biri için an meselesidir.

İnsanın bir yerde kendine, kendi gerçekliğine olan inancını da kaybetmemesi gerekir. Fakat hayatın gerçekleriyle, kişinin gerçekleri arasındaki ince çizgiyi saptamak her baba yiğidin harcı değildir. Kimileri, dünyanın bir takım gerçeklikleri karşısında savunmasız hale geldiğinde “kader”i öne sürerek mücadelesinden sıvışmaya çalışır. Oysa ayakları yere basan, sağlam bir karakter, bu durumu kendi yanılgısı ya da haklılığı olarak tanımlamaktan kaçınmayacaktır. Dostoyevski’nin dediği gibi “insan kendini öldürmemek için icat etmiştir Tanrı’yı”. Çünkü

gerçekler karşısında düşülen çaresiz durum, düşünmeyi reddeden tembelliği anında ağları altına alır. Sorgulamaktan kaçınarak, bir inanış uğruna doğruyu yanlışı ayırt edemeyenler, böylece bir uçurumun eşiğiyle baş başa kalacaklar ve bilgisizliğin getirdiği bir cesaretsizlikle de tutunacakları tek dal inançları olacaktır.

Her şeyin azı karar çoğu zarar olduğu gibi inancın da ölçüsünün iyi ayarlanması gerektiğini savunuyorum. İnanç yoğunluğu kısır bir beyin, inanç azlığı ise karakter gelişimini engelleyecek düzeyde bir öz güven eksikliğine sebep olabilir. Yaşantılara anlam yükleyerek, okuyarak, gezerek, öğrenmek için her defasında daha fazla çaba göstererek, araştırarak, dinleyerek, denemekten vazgeçmeyip yanılmaktan korkmayarak, değer vermekten kaçınmayarak, hoş görerek, ön yargılardan uzak durarak, miskinlikten sıyrılarak ve en ö

nemlisi düşünerek, ideal düzeydeki kişisel inanca sahip olabilir ve yalnızca yaşama uğraşı için yeterli güveni sağlayacak kadar buna teslim olabiliriz. Aksi halde “o” her neyse, kaybettiğimizde bir daha asla geri dönemeyeceğimiz yerlere acıyla sürükleyebilir bizi. Evet, zannediyorum ki inancım budur!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: