Halk pis domuzlardı…

7 Nov

Bana katılır mıydınız? Mutluluğuma coşku, üzüntüme umut, sıkıntıma gülümseme katmak ister miydiniz? Benim inandıklarıma siz de inanmak, hayallerinizi benimle paylaşmak istemez miydiniz? İstersiniz elbette. Herkesin kendinden bir şeyler bulduğu birilerine ihtiyacı vardır. Gördüğünde sevineceği, konuştuğunda dinlemekten zevk alacağı, aldatıldığında ise büyük bir hayal kırıklığına uğrayacağı birileri. İşte ben de onlardan biri olabilirim.

Ben kim miyim? Büyük bir hediye paketiyim. İhtiyacınızın ne olduğunu ilk görüşte kestiren ve buna göre içeriğini değiştirebilen bir paket. İçini açıp bakmak için sabırsızlanacağınız kadar ihtişamlıyım. Belki açmaya kıyamayacağınız kadar güzel paketlenmişim aynı zamanda. Nedense gereksiniminiz olmadığı halde sahip olmak isteyeceğiniz türdenim. Hiç tanışmamış olsak dahi güven verebiliyorum size. Dürüstlüğüme inancınız sonsuz. Bana karşı sadakatinizi kaybetmemeniz için çok çaba sarf ettiğimin farkındasınız ve bunu takdirle karşılıyorsunuz. Gözünüzde itibarım oldukça yüksek. Oysa tek yaptığım duygularınızı sizden çalıp manipüle ederek yeniden size sunmak. Üstelik bu yaptığım için benim belirlediğim bir ücreti de seve seve ödemekten çekinmiyorsunuz. Bu gerçekliği öğrenmek sizi şaşırttı mı? Doğruluğundan ürktünüz değil mi? Nasıl mı oluyor? Bakın anlatayım…

Basit anlamda insanın bir gününü düşünüyorum. Sabah kalkar, banyoya gider, elini yüzünü yıkar. Bunun için suya ve sabuna ihtiyacı vardır yalnızca. Oysa televizyon izledikçe o su, özel bir sıcaklığa, sabun ise mandalina aromalı, avokado parçacıklı özel bir sabuna dönüşür. Mutfağa gider. Amacı karnını doyuracak basit bir peynir ekmektir aslında. Ama dergileri okudukça yediklerinden utanır hale gelir. Sözde sağlığını korumak amacıyla, lezzeti hiç de yerinde olmayan bir avuç dolusu yulafı sütle karıştırıp tıkıştırır boğazına. Yatak odasına gider. Gardırobunun önünde durur. O gün giymek için birkaç kıyafet arar kendine. Bir pantolon bir gömlek yeterli olacaktır. Fakat işine gitmek üzere otobüs beklerken, bir kendine bir durakta bekleyenlerin giysilerine baktıkça yüzünün kızarmasını da istemiyordur. Günün modası neyi gerektiriyorsa, askısından çıkarır geçirir üzerine. Peki neden? Çünkü ben zorluyorum onu. İhtiyaçlarının daha fazla olduğuna inandırıyorum. Seviyor beni. İnanıyor ve güveniyor bana. Söylediklerimi de ikiletmeden yerine getiriyor. Eksik olmasın… O olmazsa ben bir hiçim.

George Orwell’a göre benim tanımım, daha doğrusu reklamın tanımı şöyle: “Halk pis domuzlardı, reklamsa yem kovasını karıştıran sopanın çıkardığı ses”. Bir sese ihtiyacımız var, ya da ihtiyacımız olan sesi çıkaracak bir kişiye. Bu kişi neden Şaban (Kemal Sunal) olmasın? O bizden biri, içimizden. Reklamlara afiş olmadan önce yüzüne bile bakmadığımız kadar sıradan. Hiçbir işe yaramayan, beceriksiz. Çayı döker, kasabı çiğner, sütü devirir, kendi sigara parasını bile çıkaramayacak kadar işsizdir. Yolda yanımdan yürüdüğünü bile fark etmem. İçimden “o kim bana ne yapacağımı söylemek kim?” diye bile geçirmişliğim olmuştur.

Bir gün bakıyorum ki Şaban “Yüz numaralı adam” olmuş, televizyon ekranında bana bu hayattaki gereksinimlerimi anlatıyor. Duvarlarda pafta pafta afişleri asılmış. Benim kahramanım olup çıkmış, hem de yalnızca bir günde. Ertesi gün kendimi Şaban’ın giydiği kıyafetleri, yediği konserveyi, oturduğu evi satın alma arzusuyla yanıp tutuşurken buluyorum. O takım elbise ya da konserve dolmalar olmadan yaşayamayacağımı düşünüyorum. Güveniyorum ona. Şaban diyorum, ne yapsa doğrudur, ne söylese gerçektir.

Bir sonraki gün geliyor. Takım elbiselerim yırtılıyor, konserve dolmalardan midem bozuluyor ve oturmayı planladığım evin inşaatı çöküyor. O çöküntünün altında insanlar ölüyor, yaralanıyor. Ne mi düşünüyorum? Güvendiğim dağlara kar yağdı! Yüz numaralı adamın gözümdeki değeri artık koca bir yuvarlak. Koskoca bir “sıfır”. Yanındaki dimdik duran “1” rakamı yıkılmış. Ta ki nasıl kazıklandığını bana anlatana kadar.

Şaban aslında yalnızca nasıl kazıklandığını değil, dünyevi zevklerimizin nasıl sömürüldüğünü anlatıyor bize. Basit bir kimlik arayışının bazı uyanık akıllılar tarafından nasıl da kullanıldığını safça gösteriyor bizlere. Basit, yalın bir dille. “Babam süte su katıyor” diyor. Öğreniyorum ki müteahhit harca kum katıyormuş. Benzin benim bildiğim benzin değilmiş. Birileri hayatımı yalanlarla dolduruyormuş. İnancımı, güvenimi kötüye kullanıyormuş.

Sonrası malum… Bir depremle nesilleri, alınmayan bir pırlantayla büyük aşkları yıkıyoruz. Hiç ihtiyacımız olmayanlara sahip olamadığımız için hayal kırıklıkları yaşıyoruz. Utanıyoruz, utandırıyoruz. Kalp kırıyoruz. Hep daha büyüğü, daha fazlası olsun istiyoruz. Azla yetinmeyi unutuyoruz. Lezzete değil de ambalâja içeriğe değil de yüzeyselliğe önem verir hale geliyoruz. Kısacası birileri çıkıp bize olur olmaz vaatler veriyor ve bunlara gönülden inanıyoruz. Görünüşe aldanıyoruz. Saflığımızdan uzaklaşıp kendimizi maddiyata teslim ediyoruz. Oysa her sabah kılıfımız yerine içimizi güzelleştirmeye çalışsak, dünya daha yaşanır bir yer olmaz mıydı?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: