Başbakan Şaban!

3 Nov

Bazı hayatlara hep çok özenmişimdir. Keşke falancanın yerinde olsam, şimdi onun olduğu yere olmak, yaşadığı evde yaşamak ne güzel olurdu diye düşündüğüm çok olmuştur. Ama yine elimde olanlarla, sahip olduklarımla yetinmeyi de bilirim. Evet, Kopenhag’daki kraliyet sarayında yaşamak, her sabah önüme gelen sıcak bir çay fincanı ve elimdeki kitapla bütün gün etrafta dolaşıp duran kuğuları seyretmek güzel olurdu elbette. Kim istemezdi ki böyle dingin bir hayatı? Bolluk içerisinde, her istediğinize o anda ulaşma lüksünüzün olduğu bir hayat…

İstiyoruz, fakat bunun için ne yapıyoruz? Hep yukarılarda olan gözümüzü doyurmak neden bu kadar zor geliyor bize? Zaten çağımızın hastalığı da bu tembellik değil mi? Hep arzulanan, ihtiyaç olduğuna inanılan, mutsuzluk için bahane yaratılan birçok şeyi elde etmek için ne kadar çaba gösteriyoruz? Bunun cevabının koskoca bir hiç olduğuna inanıyorum. İnsanlar tembeller ve bu tembelliği seviyorlar. Önlerine çıkan yolların her zaman daha az eğimli olanını seçiyorlar. Tırmanmaktan ve düşmekten korkuyorlar çünkü. Yalnızca söylenmeyi seviyorlar. Oysa şikâyet ederek, bu tembelliği ortaya çıkarmaktan başka bir şey yapmadıklarının farkında değiller. Bense, hiçbir adım atmaksızın, hiç hareket etmeksizin, durduğum yerde hayıflanmanın beni küçük düşüreceğine inananlardanım. Elimden geleni yaptığımda, içimdeki “acaba neden daha fazlasını yapamadım?” sorusunu engelleyemeyenlerden. Hâlihazırdakilerle mutlu olmayı becerip, daha fazlası için dişini tırnağına takanlardan bir anlamda… Çünkü zorlanmayı bilmeden, elde ettiklerimi hazmedemeyeceğimi biliyorum. Hayat bu kadar kolay olmamalı.

Hayatın hafif olduğu zamanlar da yok mu? Var elbette. Bazı tesadüfler sayesinde merdivenleri atlayarak çıkanlara rastladığım oldu. Hatta çevremdeki başarı hikâyelerinin büyük çoğunluğunun bu tesadüflere dayandığını söyleyebilirim. Sokakta çarpıştığı kadına âşık olanlar, günlerce evden çıkmayıp bir arkadaşının yoğun ısrarlarını kıramayınca yaşamını alt üst eden kişiyle karşılaşanlar, içinde bulunduğu monotonluktan bunalıp çıktığı seyahatte hayatının fırsatıyla karşılaşanlar… Filmlere ve reklâmlara konu olanlar… Bir nevi İnek Şaban’lar (Kemal Sunal)… Bir ünlüyle olan benzerliği sonucunda, tesadüfen, hayal bile edemeyeceği bir hayata kavuşan İnek Şaban. Şaban, evlenmek istediği kız için başlık parası denkleştirmek üzere Almanya’ya giderken hava alanında ünlü bir futbolcuya benzetilir. Futbolcu Bülent, var olan sözleşmesini umursamadan kaçıp gitmiştir. Şaban bir anda kendini Bülent’in şan, şöhret dolu hayatının ortasında bulur kendini. Buraya kadar her şey olağan gelişiyor. Fakat garip bir duruma takılmadan edemiyorum. Bizim futbolcu Bülten’in bolluk içerisindeki, herkesin özendiği günlük yaşamı Şaban’ın hiç de ilgisini çekmiyor. Nasıl olur? Her gün televizyonda görüp, onları kendilerine model alan onlarca insanla karşılaşmıyor muyuz? Gerçek karakterlerin görünüşlerini satın alarak kendilerini yücelttiklerini zanneden bir grup yok mu? Kimi zaman bütün bu öykünmenin sığlığını eleştiren bizler dahi popülaritenin kurbanı olup, kendimizi pahalı zevklerin peşinde koşarken bulmuyor muyuz? Öyleyse Şaban’ın bu ihtişama karşı olan duyarsızlığı anlaşılır gibi değil.

Şaban parayla dalga geçiyor. Şaban büyük patronlara kafa tutuyor. Şaban en önemli futbol karşılaşmasında, üzerinde küçük bir gerginlik bile hissetmiyor. Şaban nasıl bir özgüvene sahipsin sen? Anlamaya çalışıyorum ve en sonunda şu karara varıyorum. Dünyaya karşı farkındalık düzeyi az olanlar daha mutlu bir yaşam sürüyorlar. Onların gözlükleri benimkilerden daha pembe. Ne geniş bir ufukları var ne de o ufku açabilecek bir ortamları. Bense hem kendimin hem de içinde bulunduğum dünyanın sorunlarını çözmek için uğraş verirken neredeyse kendimi kaybedecek hale geliyorum. Oysa öyle çok isterdim ki çevremde olup bitenin hiç farkında olmadan yalnızca kendimle baş başa kalabilmeyi!

Montaigne’in “insanlar başaklara benzer: içleri boşken başları havadadır; doldukça eğilir” sözü ne kadar da doğruymuş. İçimiz doldukça zorlaşıyor her şey. Şaban gibi boş oldukça da önümüze geldiği gibi sürüklenip gidiyoruz zaman içerisinde. Hiç itiraz etmeden, koşulsuz bir kabullenmeyle… Evet kıskanıyorum onları. İronik bir tarafı da var çünkü bu yaşadığımızın. Aptal olmak için uğraş verdikçe daha da doluyor, doldukçaysa daha da aptal olduğumuzu hissederek giderek bu durumun rahatsızlığıyla baş başa kalıyoruz. Kaygısızlığa hayranlığımız, korku olarak büyüyor içimizde. Bilmediklerimizden korktuğumuzu zannederek öğrenebileceklerimizi artırmaya çalışıyor ve sonrasında da artık geri dönülemez bir bilgi açlığına varıyoruz. Sonuç mu? Belki bir daha asla önüne geçemeyeceğimiz, sürekli takibimizde olan büyük bir can sıkıntısı.

Fakat her ne şekilde tanımlarsak tanımlayalım, adına tesadüf, talih ya da kader diyelim, aklımızın karşısında önemli bir zafer kazandığını kabul etmemiz gerekiyor. Daha çok bilerek, daha çok akıllı olarak çözemediğimiz birçok sorunu bu tesadüflerin düzelttiğini, acı bir gerçek olarak deneyimliyoruz. Kimi zaman kızıyor, kimi zaman şaşırıyor kimi zaman ise kıskanıyoruz içten içe. Çünkü yıllarca beynimizi eğiterek, uğraşarak, didinerek ulaşmaya çalıştığımız noktaya, bir başkası kaşının gözünün benzerliği nedeniyle anlık bir sürede varabiliyor. Karşı konulamaz bir hayal kırıklığı ile içimizden “nasıl olabilir?” diye geçiriyoruz. “Bunca yıl çalıştım olmadı… Şaban nasıl oluyor?”. İşte ipler burada kopuyor. Farkında değiliz belki ama Şaban olur. Şaban topçu da olur, karpuzcu da olur, mafya da olur. Cahil cesaretiyle ulaşamayacağı mevkii yoktur. Ben mi? Bense düşünürüm, irdelerim, çözümlemeye çalışırım, olurunu olmazını belirlerim, durumu güzelce bir analiz ederim, hareketlerimi hesaplarım, plânlar yaparım… Akılcı her türlü adımı atmaya tam başlayacakken bir de bakarım ki Şaban başbakan bile olmuş. O adımları bana attırmıyor.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: