Kibarlığımı kaybettim, hükümsüzdür!

30 Oct

Yıl 2010… Töre cinayetleri, başlık paraları, berdeller… Her gün televizyonlardan izlediğimiz, gazetelerden okuduğumuz haberlere konu olan, değişim umuduyla haykıran insanların yüksek sesleri… Yaşam biçimlerinden, koşullarından bunalmış, gerçekliğin farkında olup, bağlanmış el ve kollarının değişime yetemeyişinden bıkkın grupların, taşı toprağı altın şehirlerdeki arayışları… Ve yıl hala 2010… Değerler, gelenekler ve yaşamlarımıza dokunan noktaları hala aynı.

Yıl 1978… Öngörülü bir ekip tarafından bize sunulan bir nimet… Kibar Feyzo… Yalın anlatımı, net vurguları, kendiyle dalga geçen biçemiyle Türk sinema tarihinin önemli bir değeri. Konusuysa zihinlerde şaşkınlık yaratacak kadar gerçekçi ve hayatın içinden. Dedik ya yıl 1978… Oysa yaşananlar hep aynı. Askerden köylerine dönen iki gencin bir kız (Gülo) uğruna yaşadıklarından, halen çok uzakta olduğumuzu düşünmenin çok yanlış olacağı kanısındayım. Medyanın mesaj bombardımanı karşısında duyarsız hale gelmiş olmak, belki bunun için çok daha iyi bir tanımlama olacaktır. 1978’den 2010’a kadar geçen otuz iki yıldan sonra dahi, medeniyetin farklı bir anlayışa bürünüp, beraberinde getirdiği sosyal duyarsızlık sonucunda, aslında her şeyin ne kadar da aynı kaldığının çok iyi bir kanıtı Kibar Feyzo. Tam anlamıyla bir trajedi öyküsü… Ve bir Türk sineması klasiği.en mükemmel Feyzo karesi

Sevdiğine ulaşmak için başlık parasını denkleştirme çabasında olan bir genç Kibar Feyzo. Tabiri caizse bir “açık arttırma” sonucunda, askerde biriktirdiğinin çok üzerinde bir fiyata satın alır sevdiğini. Jandarma olmuştur; ama omzundaki “pır pır”ın itibarı bir anda paranın gölgesinde kalır. Feyzo seviyordur, mücadele eder. Açık arttırmaya onunla birlikte giren Bilo’nun inancı ise dalkavuklukla sevdiğine ulaşmaktır. Maho Ağa’nın kuyruğu olmak, iktidarın yanında durmaktır onun işine gelen. İşte tam bu sırada derebeylik sisteminin, “Ağa” kavramının acı gerçekleriyle karşılaşmaya başlarız. Elde yoktur, avuçta yoktur. Marabaların başlarının üzerindeki çatı, toprakları, hayvanları, sofralarındaki aşları Ağa’ya aittir. Sözleri, hakları, hayatları Ağa’nındır. Kararları, işleri, cezaları, evlilikleri, gelecekleridir Ağa. Ama duyguları, onurları, gururları olamayacaktır.

Bu düşüncenin bir kanıtı da Feyzo’nun sürüp giden İstanbul maceraları olabilir. Bir başka ağalık sistemi, dönemin İstanbul işçi hayatında da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Hatta kimi kez, Feyzo’nun yaşadıkları “Kasabanın hayvan pazarında hayvanlar, İstanbul’un işçi pazarındaki işçilerden daha fazla kıymet görür.” cümlesini akla düşürüyor. İnşaat işi sonrasında diğer işçilerden daha az yevmiye almasını şaşkınlıkla sorgulayan bir Güneydoğulu, “Ama onlar sendikalı” yanıtı üzerine, büyük bir saflıkla “Ben de Harranlıyım” diyebiliyor. Evet, çünkü o da Harranlı, o da bir işçi… Çünkü onun bilincinin temelinde sade, saf, yalın bir hayat pazarlığı yatıyor. Emeğini satmak… Dünyada onu var eden tek şeyi, emeğini satarak, dünyada onu var edecek tek şeye, bir yuvaya kavuşma hayali…

Ağa’dan kaçarken kapitalizme tutulmuştur Feyzo. Ama onu da öğrenecektir. Sendikalı olmanın, örgütlenmenin neden önemli olduğunu çok kısa zamanda anlayacaktır. Dönem İstanbul’unun sokaklarındaki, yazıya dökülmüş hak arayışlarını kavraması çok da uzun sürmez. Sistem aynıdır onun zihninde. O çalışır, başkası kazanır. O ezilir, başkası dirilir. O mücadele eder, başkası elde eder. Acımasız düzen, güç ağanın da olsa fabrikatörün de olsa belirgin bir adaletsizlik içermektedir. Feyzo köyüne dönüp herkesi ayaklandıracaktır. Ayrıca başlık parası nedeniyle, geleceklerini “Kızlar köyde bekar kalacak, oğlanlar da birbirlerini vuracak.” gibi açık ve yalın bir anlatımla özetleyen köylülerin bilmesi gereken bir şey daha vardır: İstanbul’da başlık parası kalkmıştır. İnsan sevdasını satın alır mı?

Kendinden habersiz geçen bir hayatın içine düşer Feyzo köyüne döndüğünde. Çocukları vardır artık. Harekete geçirir tüm köyü, inandırır onları da kendi gördüklerine, haklı bulduklarına, inandıklarına… Tıpkı sendikalılar gibi onlar da örgütlenirler. Çok da basittir talepleri, temizdir, onlara aittir. Sevdaları! İşler çığırından çıktığındaysa vurur Feyzo, öldürür Maho Ağa’yı. Çünkü iktidar namlunun ucundadır! Maho Ağa ölür ölmesine de, bu düzen asla ölmeyecektir. Adı Maho olmasa da, bir ağa yine gelecektir.

Belki de Kibar Feyzo filminin yaptığıdır doğru olan. Gülebilmek… Bu acımasız hayata, adaletsiz düzene yalnızca gülebilmek… Ağlanacak halimizle dalga geçebilmek… Böylesine ciddi bir dünya sorununu, mizahla bu derece dengeli yoğurabilmek… Aradan geçen otuz iki yılı öngörerek sinema tarihine önemli bir imza atmak…

Daha önce de belirttik, yıl 2010. Töre cinayetlerini, başlık paralarını, eğitim sorununu, iktidar oyunlarını hala yaşıyoruz. Kibarlığa cesaret edemiyoruz. İnsan olmaya elimiz gitmiyor. Konu mücadele etmeye gelince ayaklarımız tutmaz oluyor. Hakkımızı arayacakken gücümüzü kaybediyoruz. Toplumsal sorunlarımıza çözüm bulmak bir yana, onları fark edemiyoruz dahi. Bir Kibar Feyzo arıyoruz şehrimizde, köyümüzde, mahallemizde. Ve hatta hayatımızda. Peki ya bize “sen devletsin, sen bilirsin, sen söyle babam, suç kimde?” diye sorarlarsa ne diyeceğiz? Acaba suç bizde mi?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: